07 Temmuz 2009 Salı

RÜKÜŞÜZ ANA-KIZ..

Sadece ilk haftaya özgü mü acaba dedim ama değilmiş. 5 günü pantolonla geçirdikten sonra haftasonunu etekle elbiseyle geçirmek istemem tesadüfi değimiş.

Gayet içgüdüselmiş. Ben bile şaştım kendime.

Özellikle cumartesi günleri zirveye ulaşıyor bendeki bu feminite isteği. Önüne geçmek, engellemek istemiyorum. Pazar gününe doğru inişe geçiyor, haftasonu bittiğinde normal moduma kavuşuyorum.

Ama bendeki bu feminen modun baskın olduğu haldeyken hazır, duruma kızımı da alet edeyim dedim, nasılsa evde bayan populasyonu daha fazla. Süslendik, püslendik kızımla, poz verdik, dans ettik, babaya sen bizi çek haydi, ama doğaçlama olsun, dedik.



Duru, tabii ki bu incikli boncuklu, şıngır şıngır şıkırtılı olaya bayıldı. Hepsi onun olsun istedi, hepsini takıp takıştırıp sonra da tadına bakmak istedi. Annesi taktı takıştırdı Duru'nun koluna, boynuna ama gözlerini ağzından ayırmadan..

Haftanın rüküşleri olarak kendi mekanımızda boy gösterdik bu haftasonu ana kız, haftanın rüküşler listesine en üst sıradan hızlı bir giriş yaptık.

Ama hiç pişman değiliz..

05 Temmuz 2009 Pazar

BİZİM MAHALLE

Bizim mahallede arada sırada garip şeyler oluyor. Garip ve güzel şeyler aslında. Her mahallede olmayan, daha doğrusu benim bundan önce yaşadığım mahallelerde rastlamadığım türden şeyler..

Hani konunun komşunun manavın, bakkalın, kasabın dost olduğu türden diziler vardır ya, zaten bütün kent imkanları birarada olduğundan gün içinde kim o mahallenin içindeyse geçici ya da kalıcı olduğuna bakılmaksızın mahalle muhabbeti vardır. Bizim mahallede de bakkal (aslında market), kasap, eczane, kuaför(ler), tostçu, tatlıcı, loto bayii, tekel vs. falan birarada olduğundan gündüz sürekli bir hareket var. Öyle acayip sımsıcak dostluklar var mı bilemem -belki vardır- çünkü biz o kadar uzun süredir burada oturmuyoruz. Ama gitgide lüks, ultra lüks (!) site evlerle banliyöleşen İstanbul'da hala mahalle olarak sayılabilecek bir mahalle bizimkisi.

Ve arada sırada garip dahası güzel şeyler oluyor bu mahalle dokusundan ötürü. Gün içinde nispeten sessiz olduğundan mıdır nedir, akordiyon sesleri yükseliyor bizim sokakta. Uzaktan bir melodi duyuluyor, herhalde bir komşu ya da yoldan geçen bir araba çalıyor diyordum ilk başlarda. Sonra gitgide güçleniyor, uzaktan akordiyon çalan bir silüet beliriyor. Sokağı baştan başa yürüyor tango müziği çalarak. Ekmek parası çıkarmaya çalışıyor belli ki, yoksa bu sıcakta akordiyon çalmak delilik gibi birşey olsa gerek.. Sokağı dolduran akordiyon sesi Duru'nun kulağını da dolduruyor ve Duru ellerini döndüre döndüre dansediyor camdan akordiyoncu abiyi izleyerek...

Keşke İstanbul'da her sokak müzik dolu olsa diye geçiyor içimden, belki o zaman gün içindeki saçma sapan televizyon programlarını izlemek yerine müzik dinlerdi herkes..

Diye düşünüyorum...

Sıcakta, cam kenarında, tango tınıları eşliğinde..

30 Haziran 2009 Salı

ÇIKI ÇIKI, ÇIKI ÇIKI

Bizim marakasla olan tanışıklığımız aslında yeni sayılır. Durucuk marakası eline ilk Gymbroee'de katıldığı bir doğumgünü partisinde aldı ve 'çıkı çıkı' yaptı. Beraber şarkılar söyledikleri, ya da daha çok hipnotize olmuş bir şekilde dinledikleri ablalarıyla birlikte.

Marakasın çıkardığı sesle olan tanışıklığı ise daha önceleri. Obje yeni, ama işlev eski..

Çıkı çıkı çıkı çıkı...

Hepimizin 'Çıkı çıkı Bonibon, çantada cepte Bonibon' müzikli sloganıyla başlamıştır tahminimce 'çıkı çıkı' ile olan tanışıklığımız. Duru'nun yemek olayının zorlaşmasıyla ve annesinin de acaba ne bulsam da dikkatini çeksem diye eline alıp 'çıkı çıkı' diyerek Duru'nun gözlerinin önünde sallamaya başladığı vitamin kutusuyla başladı bizim çıkı çıkı sevdamız. Hışırtı, gıcırtı, vızıltı delisi olan Durucuk haliyle annesinin ilk aklına gelen reklam müziği eşliğinde çıkı çıkılayarak yemeklerini yedi. Tabii bir süre idare etti, sonra alıştı ama olsun.. Sevdi çıkı çıkı müziğini.. Müzik değil de belki de ritmini.

Sonra dediğim gibi bir partide çıktı karşımıza 'çıkı çıkı' yeniden. Hem de gayet profesyönel bir kılıkta. Müzikal bir etkinlikte.. Hem karizmatik, hem de renkli kişiliğiyle Duru'yu mest etti. 'Marakas' hayatımıza böyle apansız giriverdi.

Duru marakasa aşık oldu.
Annesi marakası her yerde arar oldu.

Aradı, aradı, belki bir gün yeniden dedi..
Karşılaşırız belki doğru yerde ve doğru bir zamanda, dedi.

Bir yaz akşamı, güzel bir adada karşılaştılar yeniden marakasla ve marakaslarla Duru, annesi ve babası.. Duru uyuyordu o sıra.. Annesi çokça fotoğraflarını çekti hepsini bu kadar birarada bulmuşken ve sonra iki tane en renklisini seçti kızı için. 'Çıkı çıkı' yaptı içinden, Duru'yu uyandırmadan..

Yaz akşamının sabahı oldu sonra.. Duru renkli marakasları görünce aklına ilk geleni yaptı haliyle.

Doyasıya 'çıkı çıkı çıkı çıkı...'

Bütün gün....

Çantada, cepte, odada, lobide, kumsalda...

Fakaaatt..

Şimdi ve artık marakaslar gün boyu Duru'nun oyuncak rafında duruyor, ulaşamayacağı bir yerde.

Maalesef..

Ama mecburen..

Bizim çocukluğumuzdaki gibi hani, salonun büfesinde ya da dolabın tepesinde duran ve her zaman oynamaya izin verilmeyen oyuncaklar gibi..

Maalesef, ama mecburen..

Çünkü üzerleri bilmediğim bir boyayla boyalı ve Duru her 'çıkı çıkı' sonrası o boyayı dişleriyle kazımaya çalışıyor ve tabii ki her yere vuruyor.. C€ damgalı oyuncaklara bağımlı olan ebeveynler olmuşuz. Ya kırılır da içindeki o minik çekirdekler ortaya saçılırsa diye endişe etmekten ne yazık ki kendimi alamıyorum..

Ve marakaslar yukarda bir yerlerde duruyor ve annesi ile Duru onlarla yalnızca Duru ve annesinin paylaştığı çok özel zamanlarda 'çıkı çıkı' yapıyor...

29 Haziran 2009 Pazartesi

KIRMIZI HAFTASONU

Pantolondan sıkıldım, haftasonu etekle gezeceğim dedim ya, bırakın eteği elbiseyi kendimi daha iyi hissetmek için normalde hiç takmam iyiden iyiye şıngırtılı şeylerle gezdim. Duru tabii ki pek bir bayıldı kucağımda boynumdan, kolumdan sarkan incik boncuklarla oynamaya. Haftasonu gezi konseptimiz de gayet kadınsı mevzulardan ibaret olunca tam da denk gelmiş oldu kendi gündem ve içinde bulunduğum ruh durumuna. Malum her yerde indirim var, düğünler de yaklaşıyor, abiye kıyafet bakayım, ucuza kapatayım bu sezonu dedim. İstinye Park senin, Tepe Nautilus benim talan ettim. Özlemişim zaten feminiteyi ya, üşenmedim, deneyeyim dedim almayacak olsam da. Yorulduğuma değsin bari bir tane alayım, koca cumartesim de boşa gitmiş olmasın edim.2 günde 2 elbise aldım, bir kenara koydum. Bir yerde, bir gece giyerim elbet.

Pazar günü ise eteğe elbiseye doymuş bir şekilde, daha normal, daha sakin, daha çok evde, biraz da caddede yürüyüşle, DVD partisiyle, arkadaşlarla geçirdik. Durucuk pusetinde bu sefer o kadar huysuzluk etmedi, çorbasını garson abla ve abilerinin motivasyonlarıyla güzelce (!) içti.

Haftasonuna Duru için damga vuran olay ise kendisine ilk defa balon alınmasıydı. Hem de kocamn bir balon, hem de kıpkırmızı bir balon. Bileğine bağladı baloncu amca, babasının kucağında bakındı durdu havaya doğru kırmızı balonuna.

Bayıla bayıla.. Önce anlamadı ip niye.
Sonra da anlamadı ya, bir ipe baktı, bir balona, bağlantı kuramadı.
İpi sökün bileğimden diye emir verdi, anne sökmedi.
Balona emretti aşağı insin diye, balon inmedi.
Annesi indirdi balonu göz hizasına, balon söz dinlemedi, havalandı yine yukarı.

Duru kırmızı balonuna baktı yol boyu eve geri dönüş yolunda..
Bayıla bayıla..

Anne peşlerinden gitti içi boş pusetle..
Duru'ya, babasına ve balonuna gülümseyerek bakına bakına..

26 Haziran 2009 Cuma

ŞANTİYECİ ANNE

İki haftadır şantiyeci anneyim. Aradım ofis olsun, biraz daha steril olsun falan diye. Kısmet olmadı. Şantiyeci oldum. Şantiyedeki çoğu kişi anne olduğuma inanmaz. İkisi ayrı iki uç gibi.. Bir başka biri oluyorum, sonra başka biri.. O kadar çok açıyorum ki Duru'nun blogunu gün içerisinde. İyi ki yapmışım diyorum, iyi ki yazmışım bıdışım ve kendim hakkında. Baktıkça sanırım kendimi daha çok hatırlıyorum.

Şantiyedeki kadınlar genellikle erkek egemenliğinin bu denli hat safhada olduğu ortamlarda bırakın anneliğini kadınlıklarını dahi unuturlar ve şantiyeler çoğunlukla cumartesi hatta pazar da çalışırlar. İş her zaman acildir. Usta, kalfa çalışır. O çalışıyorsa senin de işin başında durup takip etmen gerekir. Neyse ki burası pazar çalışmıyor. Cumartesiyi de 'anne' olduğum için "Ben almayayım kalsın", dedim. Bir Cuma daha bitti. Bütün haftaiçi pantolon giymekten bıktım, etekle dolaşacağım bütün haftasonu...

22 Haziran 2009 Pazartesi

AYVALIK TATİLİMİZ


2009 yazı için planladığımız uzuuunn (toplasan 5 gece-6 gün) Ayvalık tatilimizden döndük. 5 gece 6 gün derken, sonuçta tatil bize toplamda 9 güne maloldu aslında. Giderken toparlanmak 2 gün, dönüşte çamaşır vs. 1 gün, ertesi gün de iş günü olunca, yazmaya ancak fırsat bulabildim. Gelelim tatil detaylarımıza.. Bu tatili konu konu anlatmak istiyorum. Çünkü yazacak o kadar çok malzeme birikti ki, yazsam "15 aylık Bebekle Tatil" kitabı bile çıkar.

1. YOL

Ayvalık'ı seçme sebebimiz zaten bilindiği üzere yakın olmasından ötürüydü. Malum bizim kız kurtları yüzünden oto koltuğunda özellikle de uyanıkken uzun süre oturamıyor. Yolu kısaltmak adına Bandırma deniz otobüsünü kullanalım ve yolu kısaltalım, Duru'nun annesi de Duru'yu oyalayacak diye perişan olmasın dedik. Çok da iyi yapmışız. Sabah 7.00 seferine bineceğimiz için Duru'yu da 5.00'te kaldırdım. Deniz otobüsüne binene kadar yolda uyku uyutmadım, gemide kahvaltısını yedirdikten sonra da iki saat yolculuk boyunca yine uyutmadım. Zavallının gözleri kıpkırmızı çakmak çakmak oldu resmen. Gemide bebekli aile çok olduğu için de o kardeş senin, bu abla benim, hadi cici cici yapalım derken canı da sıkılmadı. Güzel bir 'popomis'in ve bir biberon sütün ardından bizimki arabaya binice resmen uykuya bayılarak daldı ve 3 saat boyunca uyudu. Bu arada arabada giderken konsantrasyonu dağılmasın diye yanıma 'Baby Einstein' klasik müziklerini de almıştım. Herhalde hayatımızın en uzun süre klasik müzik dinlediğimiz zamanı oldu Bandırma - Ayvalık yolu. 3 saatin sonunda Durucuk uyandığında otelimize ulaşmaya yalnızca yarım saat kalmıştı. Son yarım saatte Duru'nun annesi aklına gelen her türlü oyalamaca yöntemini denese de ne olurdu sanki...

2. OTEL:

Kaldığımız otel -Hotel Temizel- Ayvalık'ın en eski otellerinden biri sanırım. Eski dediysem de dökülmüyor sonuçta, 1999 tarihinde yapılmış bir otel. Öyle hip, ultra lüx cafcaflı falan değil yalnızca, dekorasyonu hafiften demode o kadar. Ama bize ne dekorasyondan, çocuklu bir aile olarak tatilden ve tesisten beklentilerimiz doğal olarak farklı yönlerde. Önünde upuzun denize sıfır Sarımsaklı kumsalı uzanıyor. Biri kaydıraklı olmak üzere ayrı lokasyonlarda 2 havuzu var. Hizmet şekli, herşey dahil. Yemekler açık büfe. Çorbasından zeytinyağlısına, ızgarasından tatlısına yeteri kadar mevcut. Füzyon mutfağı diye kakalanan, tepesine iki çubuk takılarak kocaman tabaklarda kuş kadar iki parça et sunulan İtalyan, Çin vs. rezervasyonlu restoranlardan yok doğal olarak. Müthiş animasyonlar da yok. Zaten bize lazım değil. Bizim animasyonumuz gün boyu sürüyor zaten. :)

Bu arada otel müşteri profili genel olarak bizim gibi çocuklu ailelerdi. Ya da ben öyle sandım çünkü 'kitabımı okuyayım, şezlongumda sakin takılayım' diyen tipler zaten bizim yanımıza yaptığımız gürültü ve dağınıklıktan dolayı fazla yaklaşamamıştır.

Hiç mi kötü yanı yok derseniz, otelden ayrılırken anket formuna da yazdığım üzere bebek karyolası konusuydu. Malzemesinin metal olmasının yanı sıra, yüksekliği de standart yükseklikte değildi. Bizim zıpzıp kız, o karyoladan kolayca atlayabileceği için, bir tarafını yatağa yasladık, diğer yanına koltuğun sırtını, kalan kısmına da çarşaf gerdik. Oda temizliğini falan 5 yıldızlı bir otel olduğu için anlatmaya gerek bile yok bence. Restoranlardaki servis de gayet iyiydi. Yeteri kadar mama sandalyesi de mevcut ayrıca.

Unutmadan belirtmeliyim ki, ricam üzerine Duru Hanım için restoran şefi muz bile getirdi bize özel.

3. YEMEK:

Yanıma almış olduğum kavanoz mamaların tavuklu, patatesli olan yemek mamalarından resmen nefret etti Duru. Bir kaşık bile ağzına sokamadım. Meyve püreleri ara öğün olarak işe yaradı yalnızca. Böyle olunca, ne bulduysa onu yedi diyebilirim. Açık büfede göstererek seçtirdim bazen. Tek tek isimlerini söyleyerek. Bazılarını da tanıdı bile. Kahvaltıda yumurta sarısını ayrı olarak yemedi. Ben de krep aldım, onun da için de yumurta var nasılsa diye. Kaşar peynir, yumurtanın beyazı, çeşitli ekmek ve poğaçalar, krep, yağsız omlet, salatalık kahvaltı menümüzü oluşturdu.

Öğle ve akşam yemeklerinde çorba, bulgur ve pirinç pilavı, zeytinyağlılar, kıymalı yemekler, ızgara tavuk gibi yemeklerden azar azar yedi. Biraz ekmek ısırdı, biraz patates falan. Sonra da karpuz, şeftali.. Her tattan denesin istedim hazır fırsat varken.

Yemek yeme durumlarımız her daim olaylıydı. Biraz oturdu, biraz kalktı, kuşların peşinden, etrafındaki çocukların peşinden koştu durdu, yerlere yattı, masaların altına saklandı. Önce Duru, sonra babası, en son da annesi yemek yedi. Anneyle baba masada iki kadeh tokuşturup sohbet falan edemedi. "Bak amcası nasıl açıyor ağzını, bak ablası nasıl çiğniyor Duru" diye ağzına kaşık sokmaya çalışan geleneksel bir anne durumunda buldum kendimi çoğu zaman. Bir şey yemeyi feci şekilde reddettiği öğünler de oldu, acıksın akşam yediririm dedim. Nitekim öyle de oldu. Akşamına o ağız kocaman açıldı.

4. KUM-HAVUZ-DENİZ

Su sefamızı güneşin nispeten eğik olduğu 10.30, öğleden sonra da 16.30 civarlarında günde iki sefer yaptık. Deniz çok soğuk olduğu için Duru simitiyle havuzda yüzdü. Diğer saatlerde plajda gölgelikli kumsalda, 17.30 gibi de daha az güneş kremiyle (ama yine de Casper gibi yüz bembeyaz şekilde) deniz kıyısında kova/kürek/tırmıkla oynadı. Kumla, suyla, denizdeki taşlarla çok eğlendi. Kum yedi, hatta çakıl yeme hamleleri dahi oldu. Birimiz oyuna iştirak ederken diğerimizin gözü sürekli sırada ne var acaba diye Duru'nun ağzındaydı. Şu oral evre dönemi bitmeli artık!

5. YAKIN ÇEVRE:

Ayvalık civarında yakın mesafede gezilecek görülecek yerlerin olması bizim için tatili 'tatil köyü' konseptinden ayıran en önemli konuydu. Güneşin batışını tepeden, harika bir manzara eşliğinde seyrebileceğiniz Şeytan Sofrası Sarımsaklı'ya çok yakın. Ayvalık ve Sarımsaklı, Aşıklar Tepesi, Rahmi Koç yeldeğirmeni ve müzesi yine bir kaç kilometrede ulaşılabilecek noktalarda. Cunda ise bambaşka bir hikaye. Biraz biz, biraz Yunan kokuyor. Biraz Ayvalık gibi, ama sanırım çokça Girit ve Midilli gibi.. Yollardaki paket taşlar pusetle yürüyüş yapmaya pek elverişli değil ama kangruyla, slingle ya da geleneksel olarak kucağa alınarak daracık Rum sokakları gezmeye değer bence..

Sahilde Taş kahveye oturup çay içilmeli, sahilde balık yenmeli, sakızlı dondurmadan ya da lokmadan tadılmalı, güneşi batırırken Ayvalık tostu yenmeli... Zeytin alınıp dönmeli..

Biz değil, ayvalikrehberi.com öyle diyor:

"Seytan Sofrasinda, Cennet tepesinde günbatimi izlemeden,
Cunda adasinda Papalina ve deniz börülcesi yemeden, kiliseleri görmeden,
Ayvalik Adalarinda su alti dalisi yapmadan,
Sarimsakli'da denize girmeden,
Ada çevresindeki yat turlarina katilmadan,
Zeytinyagi, zeytin almadan,
Dönmeyin."

14 Haziran 2009 Pazar

15 AYLIK DURU ile 2009 YAZ TATİLİ PLANI

Bu seneki yaz tatilimizi İstanbul'a daha yakın yerlerde yapalım dedik. Malum bizim kızın oto koltuğu fobisi var. Uzun süre oturamıyor poposundaki kurtlar yüzünden. E uçak da gereksiz masraflı. Yakın olsun, deniz olsun, güneş olsun, kumsalı olsun, yemekleri iyi olsun, tatil köyü gibi sınırlı olmasın, gezilecek görülecek yerleri de olsun diye tatil kriterleri belirledik ve Ayvalık, Cunda, Sarımsaklı üçgeninde bir tatil planı yaptık. Seçtiğimiz otel ise Hotel Temizel. Sarımsaklı'da.. Alabildiğine kumsalmış plajı.

Bundan önce tecrübe ettiğimiz bir iki kötü otel seçiminden sonra otelsikayet.com sitesindeki otel forumlarına bakmadan otel seçmez olduk. Tavsiye ederim. Genel anlamda bir fikir sahibi oluyor insan. Resimler ve çoğu zaman tur acentaları bile yanıltıcı oluyor bence. Bakalım nasıl olacak? İnsan kendi yaşamadan bilemiyor. Hele de çocuklu olunca, tatil ile ilgili tüm kriterler değişiyor.

Neyse, gelelim tatil listemize.. Duru 3 aylıkken gitmiş olduğumuz tatil için yaptığım liste haliyle 15 aylık olan Duru için işe yaramadı. Haliyle bir şey unutmamak için listeyi revize ettim.

1. Kıyafet: Elbise, kolsuz body/tulum, tsirt, şort vs.
2. Siperlikli şapka, çorap
3. Önlük, kullan-at önlük
4. Mama kapları ve kaşıkları
5. Kavanoz mama, meyve karışımı vs. (Bakalım yiyecek mi?)
6. Gölgelikli demiz simidi
7. Kumsal sandaleti
8. Kova, kürek, tırmık seti (Bizim zamanımıza göre epey gelişmiş durumda bu setler)
9. Ayakkabılar
10. Bez, poposil, pişik kremi
11. Yarabantı, derece, fitil (Ne olur ne olmaz)
12. Günlük vitaminleri
13. Deniz havlusu, banyo bornozu, havlu
14. Güneş kremi (50+)
15. Yatak çarşafı
16. Şampuan, sabun, sünger
17. Şezlonga sermek için örtü, peştemal
18. Huggies swimmers kullan-at mayo
19. Can Bebe alt değiştirme pedi
20. ve tabii ki bir sürü oyuncak...

Şimdi toplamda 20 maddede sıraladığım bu liste nasıl oluyor da sadece Duru için 1 büyük ve yanında 4 küçük valiz haline geliyor işte onu anlamıyorum. Puseti saymıyorum. Kapının önüne dizdik. Her çanta tesliminde bir de sayman lazım kaç parça eşyamız var diye.

Hayırlısıyla yarın sabah itibariyle yolcuyuz. Önümüzdeki 5 gün fırsat bulup yazamam herhalde. Dönüşte 15 aylık Duru ile tatil macerasının sıcak haberlerini yazacağım ilk iş..

Görüşmek üzere..


*** Bu arada yeni işe başladın tatil ne/nasıl oluyor diyenlere, neyse ki işverenle başta öyle anlaştık..Yoksa Duru'nun babası beni fena haşlardı :)